Bölümler

  Balık avı

  Trekking

  Dalış eğitimi

  Adrasan

  Ulaşım

  İrtibat

  Otel Konaklama

  Adrasan Otelleri

  Etkinlikler ve haberler

  Aktiviteler

  Hakkımızda

  Tekne turu

  Antik şehirler

  Balık avı hikayeleri

  Fotoğraflar

  Balık avı tur fiyatları

  Balık avı video

  İllerimizde hava durumu

  Deniz derinlik haritası

  Uydu görüntüleri

  Ana sayfa


Balık avı hikayeleri-2

 

İlk orkinos avı (Levent Artüz)

        Sene 1974 okulun av ve balıktan dolayı kötü gitmeye başladığı seneydi diyebilirim. İstanbul Erkek Lisesinde yatılıyım, ama yaklaşık her gece bir yolunu bulup Galata köprüsünde Torik ve Kofana tutuyordum. Sonunda yarıyıl tatili geldi, kötü ama umduğum kadar kötü olmayan bir karne ile eve döndüm.


         Tatil dolayısı ile önümde boş günler beni bekliyordu.
         Sonunda dersteyken bile hayalini kurduğum Orkinos avı ile tanışabilirdim. Bu iş için gerekli parayı harçlığımdan, yemeden içmeden biriktirmiştim. Arkadaş olarak da Yeşilyurtta oturan arkadaşım Ulvi'yi seçmiştim. Beraberce, benim onlarda, onun da bizde kalacağını ailelerimize söyleyip bütün geceyi dışarda geçirmeye karar vermiştik. İş orkinos avlamak için gerekli takımın oluşturulmasına gelmişti.
          İğne için ilk önce köprü altında oltacı Veysel'in babasını yokladık ancak istediğimiz kalite ve ebatta iğne bulamadık, ancak her şeyin bir çözümü vardı. Binbir rica ile gerçek bir sanatkar olan Baltalimanı'ndaki Hidrobiyoloji araştırma enstitüsü'nün ustasına, yani rahmetli Hayri ustaya 2 adet orkinos iğnesi yaptırdım, çelik bedeni de yine rahmetli olmuş küpeşteci Hüseyin'in kardeşi Nihat abi vermişti. Bu arada katranlı trol ipinden de oltayı yapmıştık. Fırdöndüleri zaten köprü altında bulmuştuk.
         Takımımız artık çavalyeye istiflenmiş vaziyette hazır duruyordu. Sonunda hayallerimi süsleyen O dev balıkla karşılaşabilecektim.
          Eskiden köprünün Karaköy ayağında, perşembe pazarı yönünde ufak bir balık pazarı bulunurdu. Pazarın en dibinde ise çoğu zaman tuttuğumuz balıkları sattığımız Ruhi reis.
          Ruhi reis bize 2,5 lira karşılığı taze 2 adet yemlik torik sağlayacaktı, toriklere buz veya tatlısu değmeyecek, güzelce gazete kağıdına sarılıp nemli tutulacaklardı. Balık pazarının hemen arkasından ise bir sandal kiralayacaktık, zaten baltabaş bir piyadeyi çoktandır gözüme kestirmiştim. Zıpkını, uçkurluk ile mantarı ve kuyruk kasası ipini zaten Beykoz'dan edinmiş, Ruhi reisin tezgahının altına saklamıştım bile. Velhasıl bu büyük av için tüm organizasyon tamamdı.


          Takip eden gece, ilk önce yemlerin içine iğneleri yerleştirip, teraziye alıp, karınlarını diktikten sonra, hüviyetlerimizi teslim edip sandalı teslim aldık. Bizi Hayırsızın açıklarına çekecek olan motora ulaşabilmek için Kumkapı'ya doğru kürek çekmeye başladık.
            O zamanlar bile motorlu balıkçı tekneleri bu kadar yaygın olmadığından, hatırladığım kadarı ile 2,5 TL karşılığında alamanalar arkalarında 10-12 adet motorsuz balıkçıyı av mahaline sabahın erken saatlerinde çekerek götürürler ve öğleden sonra da yaklaşık saat 15 sularında geri getirirlerdi. O gece yola koyulduğumuzda çok güzel bir hava vardı, sanırım 2-3 saatte kürekle Kumkapı balık haline varabildik.
          Bize bir asır gelen bir bekleme süresinden sonra "salkımın" içinde yer almış Hayırsız açıklarına doğru yol alıyorduk. Salkımdaki balıkçılar bize ters ters bakıyor ve sürekli olarak balığı bozmamamız, oltaları çapariz yapmamamız için en açıkta durmamızı sert bir dille "telkin" ediyorlardı. Bu biraz keyfimi kaçırmıştı, halbuki ben iyi bir yerde durup şansımı yükseltmek istiyordum.
          Av mahaline vardığımızda üzerine hafif bir sis çökmüş olan Marmara denizi, en ufak bir kıpırtı yapmadan altımızda uzanıyordu. Salkımdan ayrıldıktan sonra yalnız kalmıştık. İlk önce gaz lambamızı yakarak az da olsa görünür hale gelmeye çalıştık. Ardından hemen takımları son bir kontrolden geçirip, tehlike anında ipi kesmek üzere büyük bir bıçağı küpeşteye saplayıp takımı denize koyverdik.
          Artık yemlik toriğimiz 18 kulaçta iri bir orkinos tarafından yutulmak üzere geziniyordu.
         Balık gezdirmemiz yaklaşık 1 saat kadar sürmüştü, sisten göremesek de yakınımızda balık tutulduğunu duyabiliyorduk, bu da bizi daha da hırslandırıyor ve bahaneyi de en dış sırada olan yerimize bağlıyorduk.
          Tam bu sırada karamsarlığın başında, konuşacak şeyler bitip sandalda sessizlik ağırlığını hissettirmeye başladığı anlarda, elimdeki oltanın belli belirsiz hareket ettiğini farkettim. Bir anda omuzlarım dikleşmiş, tüylerim diken diken olmuştu. Balık yemi yokluyordu, çalıp çalmamak arasında gidip geliyordum ve yine belli belirsiz bir titreşimle birlikte oltaya var gücümle asıldım.
          Balık da her halde aynı şeyi düşünmüş olacak ki, bir anda ellerim tutuşuyor zannettim. Evet balığı taktırmıştık ancak esas iş bundan sonra başlıyordu, bir miktar kaloma verdikten sonra oltanın ipini baş mapaya doladım, sert bir sarsıntıdan sonra balık sandalı sürüklemeye başlamıştı, biz de sürekli olarak ipin küpeşteyi yaladığı yerlere su döküp ipin kopmasına mani olmaya çalışıyorduk. Bir ara Ulvi'nin renginin sarardığını farkettim, sanırım biraz korkmuştu. Kolay değildi, Marmaranın ortasında, 6-7 metrelik piyade sandal içersinde bir balık tarafından çekiliyorduk.
        Bu sürüklemenin ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum, sadece hatırladığım bu süre içersinde sürekli oltanın kopmaması için ettiğim dualardı. Bir süre sonra, ipin açısı değişmiş, balık yorulmuştu. Mapadan kurtardığımız ipi elimizde tutmaya, hatta zamam zaman boşluğunu almaya başlamıştık. İpin üzerindeki işaretten balığın bizden yaklaşık 70m uzakta olduğunu kestirmiştik.
        sonunda birkaç kez daha sıkıca tasmaladıktan sonra, tam altımızdaki balığı aynen tonoz çeker gibi çekmeye başlamıştım. balık da zaman zaman bize yardımcı olarak kendinden yükseliyor, zaman zaman da baş atıp çektiğimiz kadarını geri alıyordu. Bu arada ıslak ellerim kesilmiş, yapış yapış kan olmuştu.
          iki taraflı uzun bir çabanın sonucunda, balık pes etmiş ve sandalın altında kendini göstermişti, hemen daha evvel kararlaştırdığımız gibi oltayı Ulvi'ye devredip zıpkını elime aldım ve Ulvi'ye dikkatli olmasını söyleyip, bir ucu kürek oturağına bağlı olan zıpkını balığın tam göz altına sapladım. Can havli ile yol isteyen balık herhalde eğreti olan oturak tahtasını yerinden söküp dalmaya başlamıştı ki, ben ani bir hareketle eski bir dost gibi sarıldığım oturak tahtası ile beraber, baş altı-küpeşte arasına sıkışmıştım. Bu durumda ne balığı geri çekebiliyor, ne de tahtayı bırakabiliyordum. Ulvi de beni fincan gibi gözlerle izliyordu. Bu arada tekne baş omuzluktan çekildiği ve ben de tam baş omuzlukta ağırlık yaptığım için belirli aralıklarla ciddi bir şekilde su alıyorduk.
         Tek hatırladığım Ulvi'ye acı içersinde, eğer ipi keserse O'nu denize atacağımı söylemiş olduğumdu.
         Kısa bir süre sonra Ulvi de ilk şoku atmış ve oltaya asılmaya başlamıştı, ben de gevşeyen zıpkın ipinden kurtulmuş ve çekmeye başlamıştım. Sandalın yanına gelen balığa bir hamlede, belden yukarı kısmım ıslanacak şekilde sarkarak, ancak uçkurluğu galsama kapaklarından geçirip balığın kafasını sudan kesmiştim. Hemen kuyruğuna da bir kasa yapıp balığı küpeşteye sabitledik. O anda farkettim ki balık neredeyse bizim piyade sandal boyundaydı.
          Ufak bir tamiratttan sonra oturak tahtasını yerine oturtup. Epeyce dışına sürüklendiğimiz balıkçıların yayıldığı alana doğru yollandık. İlk defa orkinosla karşılaşmış ve başarıya ulaşmıştım.
        Ulvi kürek çekerken ben de soyunmuş, ıslak elbiseleri değiştirmiştim, balık kıyafetleri ıslanmış olduğu ve yedekleri olmadığı için evden çıkarken giydiğim yabanlıklar "balık üstü" yerini almıştı, alamananın bizi toparlamasına daha yaklaşık 4 saat kadar bir zaman vardı ve ben donuyordum.
         Yanımızdaki nevalelerle karnımızı doyurdukadan sonra, biraz da olsa kendime gelmiştim, ısınmama ara sıra sisler arasından göz kırpan güneş de yardımcı oluyordu.
          Tam o sırada o şeytani fikir beni dürtmeye başladı. Bir takım ve yem daha vardı, denizde de balık....
          Ulvi ile epey bir tartıştık ve ısrarcılığım sonucu ben kazandım. Sandalı bir düzene koyup ikinci oltayı sallandırdık. Tam 18 kulacı bulalım derken oltanın alıp başını gittiğini farkettim daha atarken balığı taktırmıştık. İlk ağızda tasma vurup, kaloma vermeğe çalışırken Ulvi dalga geçtiğimi zannetmişti, ancak mapaya ipi sarıp da tam yol gitmeye başladığımızda olayı kavrayabildi.
           Bu seferki oldukça dişli bir balıktı, görünüşe bakılırsa yedekteki orkinosla birlikte sandalı deminkinin yaklaşık 2-3 mislı hızla sürüklüyordu, arka taraftan bayağı dümen suyu yapmaya başlamıştık. Bu arada balık da bizi tam balıkçıların içersine doğru sürüklüyordu, hatta nispeten dış sıradaki birkaç balıkçıyı da neredeyse yalayarak geçtik. Balıkçıları bağırtıları bize vız geliyordu, nasıl olsa ilk balığımızı tutmuş, ikincisini de taktırmıştık, bu zevk "bana" yeterdi.
           Ulvi ile birlikte sürüklenirken yaptığımız şakalar, aldığımız keyif yavaş yavaş sönmeye başladı. Epey bir süre geçmiş, balık mahalinden epey bir uzaklaşmıştık, ancak balık daha yorulmamıştı, bu gidişle gemi yoluna kadar da yorulacağı yoktu.
            Sonradan bana anlattığına göre Ulvi bu sırada "nasıl olsa Levent oltayı kesip bu balığı salmaz, gemi yoluna çıkıp bir gemi görürsek en iyisi ben atlayıp gemiye çıkayım" diye kurarmış.
          Uzunca bir süre balık önde biz arkada yol aldıktan sonra aniden balık, küpeştedeki yedekli balığın tarafına doğru ani yön değiştirdi ve bu arada da süpüren olta küprşte üzerindeki tüm boyayı kazıyıp duman çıkarttı. Bu o kadar önemli değildi, ancak yedekteki balıktan dolayı tam manevra yapamamış, içeri epey bir su almıştık. Tam o sırada bir ters yön daha, bir daha, bir daha, biz artık zigzag yaparak yol almaya başlamıştık ve her seferinde de içeriye ciddi miktarda su alıyorduk.
          Bu iş böyle giderse batacaktık.
           Ben hemen oltayı mapadan kurtarıp elime aldım, niyetim kaloma vererek balığı idare etmekti. Bu arada da Ulvi'ye sandaldaki suyu boşaltmasını söyledim. Ulvi ancak 2-3 sefer su boşaltmıştı ki, oltanın sonuna geldiğimi fark ettim ve tekrardan mapaya bağlamak zorunda kaldım, neyse balık artık düz gitmeye karar vermişti.
           Bir süre daha gittikten sonra balık aniden geriye döndü ve olta bir anda bollandı, bu sırada ben Ulvi'nin aksine, "olta koptu" diye üzülmedim desem yalan olur
           Bu sefer balık tam altımızda oltayı tam dik pozisyonda geriyordu, sandalın başı suyla bir olmuştu, kıç tarafı da yokuş yukarı. Biz de kıç üstünde dengeyi sağlamaya çabalıyorduk. Bu arada bir yandan da baş tarafta normalde su üstünde kalan armoz yapmış tahtalardan dolan suyu gözlüyorduk. Tam karar vermek için kritik noktadaydık ki, sandal bir hamle ile düzeldi. İlk önce takım dayanmadı diye düşündüysek de, balık sonunda pes etmişti.
        İki kişi insanüstü bir çaba ile yaklaşık 1 saatte balığı yukarı alabildik. Balık hiç, ama hiç çırpınmıyordu. Hemen mandarı galsamadan geçirdim, ama nafile, balığın öbür tarafına, uçkurluğun öbür ucunu almak için kolum yetmiyordu. Tam bu işle uğraşırken sandalın salınımı ile balık kendi ekseni etrafında dönüp karın yukarı pozisyonu aldı, ancak bu sefer de iki elimin arasında zıpkın ipi, bileklerime olta bir kelepçe gibi dolanmış ve beni karnım küpeştede, çenem deniz seviyesinde aşağıya çekmişti. Bileklerimi kurtarmak imkansızdı. Balığı çevirmek üzere Ulvi de yanıma gelemiyordu, O ancak bacaklarımdan düşmemem için beni tutabiliyordu, ara sıra da başım denize gömülüyordu.
          Ani bir kararla Ulvi'ye çizmelerimi pantolonumu ve alt tarafta ne varsa cıkartmasını söyledim, Ulvi'de şaşırmıştı. Denileni yaptı ve ben kendimi sandal ve balık arasından tepetaklak buz gibi denize bıraktım. Balığın altına geçince bileğimi kurtardım ve yüzeye çıkıp Ulvi'nin de yardımı ile balığın üzerinden tekrar sandala çıktım. Hemen alel-acele üzerimdekileri de çıkarttım. Derim bayrak kırmızısı bir renk almıştı ve bir çaydanlık gibi tütüyordum. Çırılçıplak vaziyette Ulvi'ye yardım ederek balığı sağlamlayıp yedeğe aldık.
          Hemen alt tarafı giyindim, üst tarafı da Ulvi ile O nun elbiselerini bölüşerek örttük. Öyle bir titriyordum ki sandalın perçinleri atacaktı, saat te alamananın bizi toplayacağı zamanı bulmuştu ve biz nerede olduğumuzdan habersiz bir vaziyette, Marmara denizinin ortalarında bir yerlerdeydik. Pıyadenin baş ıskarmozlarına aldığımız küreklerle ilerleyebiliyorduk ama çok yavaş olarak.
          Ulvi neredeyse dokunsan ağlayacaktı, ben de farklı değildim, yine de şakalar yapmaya çalışıyorduk. Denizcilikte ben tecrübeliydim ancak yarıçıplak vaziyette geceyi geçirmemiz mümkün değildi. Zaten 2-3 gün evvelsine kadar Istanbul'da kar yağıyordu.
          Tam bu sırada sislerin içersinde bir motor sesi duyduk ve avazımız çıktığınca bağırmaya başladık, bizi duyamadılar ama zaten sancak-iskele bir üzerimize geliyorlardı. Son anda bizi gördüler, bu bizim alamanaydı. Bizden sonra bir iş için Çınarcık'a gitmiş, dönüşte de bizleri toplamaya geliyormuş onun için ters istikametteymiş.
           Balıkhaneye vardığımızda en büyük balığı biz tutmuştuk, küçüğü 250kg kadar büyüğü ise 476kg dı. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa 25TL gibi bir para kazanmıştık.
           Alamanadakiler halimize acımış bizi Sarayburnu'nun içine kadar geri götürmüşlerdi.
        Eve döndüğümüzde foyamız meydana çıkmıştı.
        Ulvi daha sonra okumak için Almanya'ya gitti ve irtibatımız kayboldu, ben daha sonra birçok kez Orkinos avladım fakat hiç birisi bu av kadar bende yer yapmadı.
         Ben de bu anımı sizlerle paylaşmak istedim.


         11-8-1999 Istanbul

Levent ARTÜZ

 

WEB TASARIM HİZMETLERİ